Ben BASBAKAN olsaydim

Türkiye’de derin devlet ya da derin yaralar olduğu kadar, derin bir düşünce endişesi yok. Ülke insanımızın siyasi/ideolojik restleşmelerden bıkkınlığını seslendirecek mecali de kalmadı. Belki de olan-biteni fark edemeyecek kadar ekmek kavgasının peşine düşmüştür. Halkımızın büyük bir çoğunluğu ekmek kavgasının derdindeyken, ülke gelirini emeksizce paylaşanların kavgalarını görmüyor bile. Kendi ekmeğine uzanan ellerin, kendi hakkında aldığı kararları duyamayacak bir sağırlık da yaşanıyor.
Medyanın elinde oyuncak gibi oynadığı geleceğimizin elle tutulur bir tartışma kazandırdığı da söylenemez. Doğan Grubu’nun en entelektüel, en aydın, en iş bilir adamları sistem karşıtlıklarını bulundukları mekana döndürmenin en küçük emaresini gösteremiyor. Muhafazakar basının da, milliyetçi basının da hayalleri en az Doğan Grubu kadar etkin olmak… Devleti sömürdükleri gibi, halkın duygularını sömürmekten de geri kalmıyorlar. Köşe başlarını tutan her yazarın kendi dişine uygun duelloya çekebileceği bir yazarı var. Bazıları da boylarının yetişemediği yazarlara sataşmakla, boy ölçüşme yarışına giriyor.
Medyanın malzemesi siyasiler de birbirinden farklı değil. Sanatçılar da, akademisyenler de birbirine benziyor.
Temsili kabiliyeti en az Turgut Özal kadar iyi bir siyasi lidere Türkiye’nin ihtiyacı var. 12 Eylül darbesinin ertesinde demokratikleşme sürecindeki başarısı takdire şayandır. Siyasi görüşü ne olursa olsun, ülkenin temel dinamiklerini keşfeden bir siyasi lider tanımlamasıyla Özal örneğini verdiğimi belirtmeliyim.
Bugünümüzü bir beş yıl öncesine taşımayı birlikte hayal edelim. Daha da kişiselleştirerek endişelerimizi önümüze koyarak düşünelim. Dahası ben başbakan olsaydım demekten de çekinmeyelim. En azından kendi düşüncelerimi birkaç paragraf da olsa paylaşmak istiyorum. Okurların da düşüncelerini yorumlamaları katkı sağlayacaktır.
Ben Başbakan olsaydım!
Düşünce özgürlüğünün önündeki engelleri gerçekten de toplumsal mutabakatla çözmeyi yeğlerdim. Kamusal mutabakat kaygan bir zemindedir. Her siyasi partinin geçmişi olduğu gibi kurumların da geçmişleri vardır.
Üniversitelerdeki giyim kuşam sınırlamasının çözümü, kat sayı sorunu aşılamayacak şeyler değildi. Üniversiteler Arası Kurul, YÖK üyeleri hükümet tarafından yeterince ciddiye alınmamıştır. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik bu görüşmeleri bakanlık payesine kurban vermiştir. Üniversite geçmişinin ezikliğini siyasi üstünlükle dengelemeye çalışması hassasiyetleri refleks haline dönüştürmekte gecikmemiştir. İplerin koptuğu anda Başbakan devreye girmeliydi. Hem CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a hem de rektörlerle yapacağı toplantıda endişelerini, mağduriyetleri dile getirmek o kadar zor değildi. Yüzyüze görüşülen açıklıkla her şey konuşulmalıydı. Siyasi ya da ideolojik üsluptan çok insanî üslupla evlerine kapatılmaktan kurtarılması gereken insanların olduğu paylaşılabilmeliydi.
Erkan Mumcu ile başlayan son günlerde Abdullatif Şenerle devam eden farklılıkların temelinde de imtiyazların paylaştırılması yatmaktadır. Kim ne derse desin ya da nasıl düşünürse düşünsün, Mumcu da, Şener de bulunduğu yeri terk etmeyebilirdi.
Abdullatif Şener’in özel bir değerlendirilmesi yapılmalıdır. Partinin kurucularındandır. Teşkilat Başkanlığı yapmıştır. Ön önemlisi de yenilikçi hareket yapılanmasında temel taşlardan biridir. Onun Cumhurbaşkanlığı hayallerine kapılması en az Abdullah Gül kadar hakkıdır. Abdullatif Şener’in muhalif sözlerinin altında da, medyaya sığınmasında da, dışlanmışlığın tepkiselliği vardır. Kurucusu olduğu partide, elindeki yetkilerin siyaset sahnesinde ilk kez yer alan Kemal Unakıtan’a devri kolay hazmedilecek bir şey değildir. Rotary Kulübü’nün verdiği katılım belgesi, Bülent Orakoğlu’yla toplantılara katılması, vergi rekortmeni Aydın Doğan’ın yanındaki görüntüleri konumuzun dışındadır.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal geriye dönük düşündüğümüzde Abdullah Gül’ün Başbakanlığı döneminde alıştırıldığı bilgilendirilmelerden muhrum bırakılmıştır. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yasaklılığının kaldırılmasına el veren bir siyasetçi, -yine aynı şekilde kişisel yasakların kaldırılmasına gösterdiği özeni- toplumun herhangi bir kesimine gösterilen yasakların kaldırılmasında da gösterebilirdi.
Grup Toplantıları konuşmaları siyasi parti liderlerinin birbirlerine laf yetiştirmenin ötesine geçmemektedir. Ülke meselelerine yönelik çalışmaların paylaşılması gereken toplantılar, medya önünde üstünlük kavgasına dönüştürülmektedir. Grup toplantıları siyasi parti liderlerinin haftalık basın toplantıları olmuştur. Grupların kendi iç sorunlarını ya da farklı çalışmaları meclis çatısı altında konuşma gelenekleri hiçbir dönem olmamıştır.  
CHP, MHP, DTP ve diğer siyasi partilerden daha çok halkın %47 oyunu almış AK Parti’nin kolektif akıl iddiası da dillere pelesenk olmaktan öte bir şey değildir. Kişisel iktidardan çok, netice iktidarının önemsenmesi gerekmektedir. Kurumların başında kimin olduğu değil, sorunların çözümü esas alınmalıdır. Kişilerin reddedilmesi, sorunların çözümünün de reddedileceği anlamına gelmemektedir. Kişiler hususundaki ısrar sorunların çözümünü getirecek muktedirliği eş değer güçte taşıyorsa, söylenecek bir söz yoktur.
İktidar sarhoşluğu ifadesi karşıtların bir yakıştırması olmakla beraber, gerçeklik taşımaktadır. Sadece hükümetin başındakiler değil, belediye başkanları, il, ilçe başkanları da aynı tavırları sergilemektedir.
Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt meselesidir. Bu konuda Başbakan yüreğini ortaya koyabilmelidir. Avrupa Birliği arayışlarından ziyade, bölge insanlarını dikkate almak sorunun kökten çözümünü getirecektir. DTP’yi dışlamanın, PKK’ya terör örgütü demedikçe görüşmem demenin de bir anlamı yoktur. 20 tane bağımsız milletvekili çıkaran siyasi hareketin dikkate alınmaması, sadece terörü körükler.
Siyasi Parti liderlerinin ideolojik kavgaları bizler için hiçbir anlam ifade etmemelidir. Ekonomik ya da kültürel bir kavganın verildiği görülmemektedir. Siyasi farklılıklar halk üzerinden sömürülmektedir. Ne siyasilerin, ne askeriyenin ne de yargıçların gündemlerinde yolsuzluklar, hırsızlıklar yer al(ma)maktadır! Kavgaya tutuştuklarında, seyircisi olan halkın ceplerinden, mutfaklarından ne varsa götürmektedirler.  
Ben Başbakan olsaydım!
Mütevazi bir hayat yaşardım. Çocuklarımı, akrabalarımı ticaretin tartışmalı alanından uzak tutardım. Çocuklarımı yönettiğim ülkeden dışarı çıkarmazdım. Her sorunu halkımla paylaşmaktan çekinmezdim. Her şeyden önce başında bulunduğum partiyi halkımıza sonuna kadar açardım. Üyelerin delegeleri seçme özgürlüğünü denetler, halkın temsilcisi olabilecek hüviyetteki insanları, belde, ilçe, il yönetimlerine taşımalarını en kutsal saydığım değerler kadar önemserdim.
Devletin kurumlarının başında olan kimselerin siyasi görüşlerine bakmaksızın, emeklerine, çabalarına, içtenliklerine önem verirdim. Hukukun dışına çıkan kişiler uyarıdan anlamıyorsa, görevlerine son vermekten çekinmezdim.
Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararını gördükten sonra, Anayasa Mahkemesi ya da Yargıtay üyelerinin millet iradesinden üstün bir güç taşıdığını bilirdim. Öncelikle millet iradesinin daha güçlü olabileceği yasal değişiklikleri meclise taşımakta salise kaybetmezdim. Hiçbir etkinlik gösteremeyeceksem bir 4 yıl daha beklerdim. Anayasa Mahkemesi Üyeleri, Yargıtay Üyeleri ve rektörler, 4 yılın sonunda millet iradesiyle eşitlenecek duruma geleceklerdi. Bir 4 yıl daha sabretmekten geri durmazdım.
Halkımın oydan başka hiçbir şey veremeyeceğini bilirdim. Halkımla bütünleşmenin en esaslı yolunun siyasetteki eşitliklerinin iadesi olduğuna yürekten inanırdım.
İllerden seçilecek milletvekillerinin kişilikli olması kadar sıfatlarının da olması gerektiğini il başkanlarımla paylaşırdım. Partimin ihtiyacı olan insanların milletvekili olması için ayaklarına gitmekten çekinmezdim. Kabul etmeseler bile, ülke geleceğinin kaderini belirleyecek insanların sorumluluktan kaçamayacağını anlatırdım. Belediye Meclis üyelerinin en az %10’nun mimarlar ve şehir planlamacılarından olmasını şart koşardım.
Siyasetin sadece insanî endişelere ve insanlığını her şartta koruyacak insanlara ihtiyacı var. Deniz Baykal da, Devlet Bahçeli de, Ahmet Türk de konuşulamayacak insanlar değildir. Başbakan olsaydım hiçbir şey için geç kalınmış demeden hepsiyle görüşürdüm. Deniz Baykal’ın çözümü askeri ya da yargı beklentilerine çevirmesi kendini yeterince mahkum etmiştir.

AK Parti hükümetinin ülkemize katkılarını insaf sahibi her yürek yapmaktadır. Halkımız vicdanlarını seçim sandığına yansıtmıştır. Eleştirilerimiz doğru anlaşılmalıdır

not;yazi siyasetinsesi sitesinden alinmis olup

Ahmet Sukru Kilic tarafindan kaleme alinmistir .

Ziyaettin Tokyay