Cetenin verdigi ders

yazarimiz SITKI SIYRILDI,NIN YAZISI
Çetenin verdiği ders!
Almanya’dan izne gelen bir arkadaş anlatınca hatırladım, bir kitapta da okumuştum bu hadiseyi… Bir zamanlar Almanya’da işi hırsızlık olan bir çete ortaya çıkar. Bu çete mensuplarının vazgeçilmez bir de prensipleri var. Bundan katiyyen taviz vermezler. Bu prensipleri şu: Hiçbir şekilde, Müslüman evine girmemek; yanlışlıkla girilmişse hiçbir şeye dokunmadan derhal çıkmak… Sonradan anlaşılır ise çalınan malları iade etmek…
Bu çete elemanları gün gelir bir eve girerler. Evi soyup soğana çevirirler. Aldıklarını merkezlerine götürürler. Malları tasnif ederken eşyaların arasında ev sahibinin kartviziti çıkar. Çete elemanı bir de bakar ki, ev sahibi bir Türk. Çete üyesi kurala aykırı iş yapmamak için kartı alıp çete reisine götürür. Reis, hemen karttaki telefon numarasını çevirerek, ev sahibini arar:
– Filanca ile mi görüşüyorum.
– Evet efendim.
– Ben evinizi soyan hırsızlık çetesinin reisiyim. Eşyalarınızı filan yere bırakıyoruz. Gidip alın!
– Peki niçin çaldınız, niçin iade ediyorsunuz? Merak ettim!
– Biz prensip olarak Türk evlerini soymuyoruz.
– Peki niçin soydunuz?
– Kabahat sizde. Evinizde Müslüman olduğunuza dair en ufak bir işaret yoktu. İnsan hiç olmazsa, cami, kâbe gibi evine bir resim asar. Hiç olmazsa bir hat levhası bulundurur. Duvarlarda, boy boy aile efradının Avrupaî kıyafette fotoğrafları vardı. Bir Avrupalı evinden farkı yoktu. Lütfen evinizi diğerlerinden farklı hale getirin. Bize boşa kürek çektirmeyin.
Daha sonra alınan mallar iade edilir…
Bu hikayeyi anlatmak nereden aklıma geldi? Söyleyeyim… Av. Hicran hanımın Yeşilay dergisindeki genç kızlarımız ile ilgili yazısını okuyunca çağrışım yaptı. Kızlarımızın bugünkü tamamen yabancılaşmış, içler acısı halini şöyle anlatıyordu:
“Genç kız deyince gözümün önünde canlanan bir hayal var. Ben o hayâli çok sevdim ve seveceğim de. Hayal diyorum, çünkü günümüzdeki genç kız gerçekleri o hayalden o kadar uzaklarda ki. Yarım asrı çoktan devirmiş olanlar, belki nostalji ama bambaşka bir genç kız hatırlarlar. Berber eli değmemiş, permasız, boyasız saçları, makyajsız yüzleriyle fistolara, dantellere, kordelâlara dost olan bambaşka genç kızlar…
Onlar oturuşları, kalkışları, konuşmaları, küçüklerine ve büyüklerine davranışlarıyla ne kadar ölçülü ve zariftiler. Yün örmesini de, dikiş dikmesini de, işleme yapmasını da bilirler ve kitap da okurlardı. Sigara ve içki onların tanımadığı şeylerdi.
Mevcut olmayan diskotekler, barlar ve kafeler onları dejenere etmemişti. Doğu ve Batı çatışmasının tam ortasında olmalarına rağmen, henüz bozulmamış olan Türk âilesinin koruyucu kanatları altındaydılar. O âileler ki, kadınları henüz, erkeklerin kurtarılması lâzım gelen içki, kumar ve fuhuş batağına düşmemiştir.
Yolunu şaşırmış erkeğini bile kurtaran ıslahhâne vazifesini gören yuvasında o yuvanın temeli olan ana kadınlar vardı. İşte o genç kızlar, o ana kadınların ve onların çokça bulunduğu toplumun eseriydi.
Zamanımızın genç kızlarının ideali, önce vatan ve âilem diyen o ana kadın imajı olmalıdır. O tip bir kadına imrenmelidir. Bugün ise, genç kız her türlü vâsıta ile gözüne gözüne sokulan bu imajın tam tersi bedbaht tiplere imrendirilmektedir.
Açıkça söyleyelim, günümüzün genç kızı, âileyi Türk yapan, onu analık vasıflarına sahip kılan pek çok değerin yabancısı hatta düşmanı olarak yetişmektedir. Kültür alışverişini kimse inkâr edemez. Ama seçimi iyi yapmak ve kendi kültürünü fedâ etmemek şartıyla…
Âilenin dâima ismi vardır. Genç kız, ismiyle çatışmayan, tezatlardan arınmış bir âile yuvasında yetişmelidir. Maalesef, İngiliz mi, Fransız mı, Amerikan mı, yoksa Türk âilesi mi belli olmayan bir yaşayışa sahip günümüz genç kızları…”
Gerçekten de, seyahatlerde, televizyonlarda görüyoruz. Giyinişinden, yaşayışından Türk mü, Fransız mı, İngiliz mi ayırt etmek mümkün değil… Sadece kızlarımız mı? Hayır. Toplum olarak hızlı bir yabancılaşma içindeyiz. Her milletin kendine has kültürü, örfü olmalı. Çünkü, milleti millet yapan bu değerlerdir.
Tabii ki, globalleşen bir dünyada karşılıklı alış verişler olacak. Fakat bu, bir milletin asli unsurunu değiştirecek manada değil, daha çok teknolojik ve ticari alanda olmalı…
Her nedense, bu değişim bizde hep ters olmuş. Teknolojiden ziyade onların kendilerine ait hıristiyan kültürünü almışız. Tanınmayacak hale gelmişiz.
Bunun başlangıcı da yeni değil tabii ki. Ta 1800’lü yıllara dayanır. Bizde batılılaşma hareketinin başlangıcı 1839 Tanzimat Fermanı’dır. Biz, Batıdan almamız gereken şeyin teknoloji olduğunu, kültürün ise, millî olması gerektiğini görememişiz. Bundan sonra da görmeye hiç niyetimiz yok gibi görünüyor!..

Ziyaettin Tokyay