Fransiz kadinin anlattiklari

Fransız kadının anlattıkları… (sıtkı sıyrıldı) Geçenlerde Bursa’dan dönerken, Deniz Otobüsünde yanımda 8-10 yaşlarında bir çocuk, onun yanında da, annesi olduğunu öğrendiğim bir bayan oturdu. Hareketten sonra, isminin Fatih olduğunu öğrendiğim çocukla biraz sohbet ettik.Bir ara çocuğa; derslerine iyi çalışıyorsun, anneni babanı da üzmüyorsun değil mi? dedim. Çocuk, sen cevap ver, dercesine annesine baktı. Annesi, “Amcası, benim oğlum çok zekidir her sene takdir getirir, çok da terbiyelidir, bizleri hiç üzmez” dedi.Maşaallah, çok güzel, inşaallah böyle devam eder, dedim ben de. Fakat bir şey dikkatimi çekti bu konuşma esnasında. Kadının şivesi düzgün değildi. Türk asıllı olmadığı hemen anlaşılıyordu. Merak edip sordum:- Türk değilsiniz herhalde?- Evet, Fransız asıllıyım. Fakat, İstanbul’da oturuyoruz. Kocam tekstilcidir. Evlenmeden önce, ihracat bağlantısı için sık sık Fransa’ya geliyordu. Kendisi ile Fransa’da tanıştım. Daha sonra da evlenerek İstanbul’a geldim.Sonra çantasından karvizitini çıkartıp takdim etti.Teşekkür edip kartını aldım. İşyerinin nerede olduğunu merak edip karta baktım. Fakat gözüm başka şeye takıldı. Kadının ismi Müslüman ismi değildi, hıristiyan ismiydi. Kadın, ismine takıldığımı anladı. Ben sormadan o söze başladı:- Herhalde ismime takıldınız?- Evet, Müslümanla evlisiniz, çocuğunuzun ismi Müslüman ismi, fakat!..- Şaşırmakta haklısınız. Ancak benim bildiğim dinler, insanları kemale getirmek, olgunlaştırmak içindir. Ben karşımdakileri benden daha olgun olarak görürsem, o zaman din değiştirmeyi düşünürüm. Ben şu halimle bakıyorum, tanıdığım Müslümanlardan daha mükemmelim, daha ahlâklıyım, kendime göre dinimin emirlerini yerine getiriyorum. İstersiniz en yakın kimse olarak kocamı misal göstereyim:Kocamın hiç namaz kıldığını görmedim. Oruç da tutmaz.Dürüstlük nedir, hiç bilmez. Ticarette, para gelsin de nereden gelirse gelsin, anlayışında. Başkalarının hakkı geçermiş, onlar zarara uğrarmış umurunda değil. Düzgün bir aile hayatı da yok. Her akşam şurada burada…Bir müddet sustuktan sonra son sözünü söyledi:“Ben böyle bir kimseyi kendime nasıl örnek alıp da dinimi değiştiririm. Bu mudur dininizin bildirdiği mükemmel insan?”Sonra çantasını karıştırmaya başladı. “İşte buldum” diyerek bir gazete kupürü çıkardı. Bana uzatıp, “Buyurun, bu da başka bir örnek, bir islâm devletinin başı bu!…” sinir harbi insanı değirmen gibi öğütüyor, yıpratıyor. Baktım gazetedeki haber şöyleydi: “Suudi Arabistan kralının, İspanya’daki yazlık villasındaki günlük mutfak masrafı 85 milyar…”Haberi okuyup kendisine geri verirken, sözlerine devam etti: “Kendi ülkesinde ve diğer Müslüman ülkelerde dindaşları açlıktan kırılırken, bu nasıl yapılır?Kendisine dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım… Onların İngilizlerin ve ABD’nin bir kuklası olduğunu, bir dini, kaynağından, kitaplardan öğrenmenin şart olduğunu, şahıslara takılıp kalınırsa, gerçeğe varılamayacağını; hıristiyanların da Hz. İsa’nın gösterdiği yolda olmadıklarını; her türlü zulmü geçmişte ve zamanımızda acımasızca yaptıklarını… anlatmaya çalıştım. Kendisine kitap verdim.Ama insanlar gördüklerine bakıyor, gördükleri ile hüküm veriyorlar… Okuyan çok az…Bunun içindir ki, “lisân-ı hâl, lisân-ı kalden entaktır” demişlerdir. Yani, hâl ile hareket ile yapılan, söz ile yapılandan üstündür…1960’lı yıllarda kapılarını Türklere açan Avrupa’da, bugün 3.5 milyona yakın Türk yaşamaktadır. Eğer bu insanlar, dinimizi iyi bilen, dinimizin güzel ahlâkı ile ahlâklanan, yaşayışıyla, çalışmasıyla, kısacası her haliyle dört dörtlük Müslüman olsalardı, inanın bugün Avrupa’nın çehresi değişirdi.İslâmiyet, bütün dünyaya örnek insanlar vasıtasıyla yayıldı. Bizans’ın en ücra köyünde bile İslamiyeti gerçek manada temsil eden bir “alperen” bulunurdu. Osmanlılar bir yeri alınca, kimseyi Müslüman olmaya zorlamazlar, Anadolu’dan oralara Müslüman aileler yerleştirirlerdi.Bu örnek insanların vasıtasıyla, yerli halk İslâmiyeti, İslâmın güzel ahlâkını, adâletini tanır, kısa zamanda Müslüman olurlardı. Bosna’nın, Arnavutluk’un, kısacası Balkanlar’daki yerli halkın Müslüman olmaları hep böyle olmuştur.Bugün, insanlar islâmiyetten uzaklaşıyorsa, eskisi gibi İslâmiyet yayılmıyorsa, bunda fert fert hepimizin vebali olduğunu unutmayalım!.. Suçu başka yerde aramayalım!Eskiden uzak yerlere ulaşım genelde tren ile yapılırdı. Trenler de haftada bir, bazısı da ayda bir kalkardı. O treni kaçırdın mı artık bir ay beklemek zorundaydın. Bundan dolayı, önemli fırsatları kaçırma karşılığı olarak, dilimize “treni kaçırma” deyimi yerleşti.Treni sadece fert olarak insanlar kaçırmaz; toplum olarak, millet olarak da kaçırılır. Tren fert olarak kaçırıldığında sıkıntısını sadece o kimse çeker. Toplum olarak tren kaçırılırsa, işte o zaman sıkıntısını yediden yetmişe herkes çeker.Asırlar sonra bir gelen bu tren, bugün gelmiş ve hareket etmek üzeredir. Eğer bu trende yerimizi almazsak, ezilmeyi, sürünmeyi şimdiden göze almak zorundayız.Şimdi, geçmişte kaçırdığımız bir tren hikayesini anlatayım.Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılda zirvedeydi. Böyle çok iyi bir durumda olduğumuz bir devrede, Avrupa çok zor durumdaydı. Çünkü, Avrupa, nüfusunu besleyemeyecek bir tarıma sahipti. O günkü ekonomi, esas itibariyle tarıma ve ticarete dayalıydı. Tarım üretiyor, ticaret o üretilen malları dağıtıyordu. Tabii ki, nüfus baskısı bir noktada büyük sıkıntılar getirdi. Osmanlı İmparatorluğu da genişleyerek, yeni yerleri fethederek, ganimet alarak, vergi toplayarak, ekonomik alanda Avrupa’yı çepe çevre kuşattı.Şartlar Avrupa’yı artık zorlamaya başlamıştı. Bir çıkış yolu aramaya mecbur etti. Zaten bütün buluşlar, bir zorlama, çaresizlik sebebiyle olmuştur.Bu arayışlarla Amerika keşfedildi, 15. asırda, 16. asır ve 17. asrın başlarına doğru Amerika’dan, özellikle Güney Amerika’dan büyük bir servet akımı Avrupa’ya akmaya başladı. Altın, gümüş ve birçok kıymetli taşlar geliyor; hak hukuk tanımadan kaçırılan bu maddelerle Avrupa zenginleşiyordu. Bu zenginlik, fiyatların yükselmesine sebep oldu. Osmanlı ülkesinden de mal kaçmaya başladı. Çünkü, mal daima, nerede daha iyi fiyat bulursa, oraya gider. Sadece bununla kalmadılar. Hindistan, Uzakdoğu, Avustralya’da da koloniler kurdular.Avrupa’da bütün bu işler yapılırken, gelişmelere ayak uyduramadığı, yeni politikalar üretemediği için, Osmanlı’da16. Yüzyılın ortasından sonra bir duraklama, arkasından da yavaş da olsa, aşağıya doğru bir iniş başladı. Özellikle 1700’lü yılların ortasında Batı, sanayi devrimi ile enerjiyi kullanarak kol gücünün bin, on bin ve hatta yüz bin mislini alırken, Osmanlı bu sanayi devrimini kaçırdı.Tren kaçınca, 1750’lerde enerjinin, ilk önce kömür, buhar enerjisinin kullanılmasıyla başlayan bir mekanizasyon devrini atladık. Sanayi devrimi tabiatıyla Avrupa’yı değiştirdi. İleriye götürdü.Bizde ise bu devir Osmanlı’nın gerilemesinin hızlandığı bir devredir. Ekonomik olarak o yarışa giremedik. Aynı şeyleri yapamadık, aynı şekilde gelişmemizi sürdüremedik.. Avrupa’nın artan zenginliği bize menfi tesir etti. Ekonomimizi sıkıntıya soktu. Sonunda Osmanlıyı çökertti. Şu bir gerçektir ki, genelde bütün devletlerin çöküşü ekonomik zayıflıktır. Güçlü her zaman ayaktadır. Her engeli aşabilir.Gelmesine, birkaç ay kalan asır, ferdin asrıdır, bilgi asrıdır. Çok kimsenin ifade ettiği gibi, bu asırda fertlerin kitleler halinde değil, daha çok ufak gruplar ve tek tek çalıştıkları bilgisayar, telekomünikasyon, nakliye, inşaat, turizm gibi ekonomik faaliyetlerden oluşan hizmet sektörü, toplam işgücünün yüzde sekseninden fazlasını istihdam edecektir.İleri ülkeler arasına girebilen milletler, bu değişimi gerçekleştirebilen, insanını 21. Yüzyılın gerekleri doğrultusunda eğitebilen milletler olacaktır. Türkiye’nin bundan böyle hedefi, binlerce kişinin çalıştığı devasa tesisler değil, bilgi çağının arkasında kalmayacak insan yetiştirmek olmalıdır.Bu da yetmez, hem sosyal, hem de siyasi hayatta , gelişim, değişim şarttır. Çünkü bütün bu gelişmeler için huzurlu ortam gerekir. Kim ne yaparsa yapsın, ben bildiğimden vaz geçmem dersek, bu defa da treni kaçırırsak, Osmanlı’nın durumuna düşmemiz kaçınılmaz olur.
yazarimiz SITKI SIYRILDININ YAZISI

Ziyaettin Tokyay