Kiz Pansiyonunda Erkek Sesleri

Uykum koridordan gelen erkek sesleri ile aralandı.Kız yurdunun 4. katında erkek sesi alışıldık şey değildi.Durumu kavramaya çalışırken, aklıma akşam pastanede gördüğüm yazı geldi.”M.Ali Clay’in maçını seyretmek isteyenler için pastanemiz sabaha kadar açık olacak”. O zamanlar sabaha karşı Clay’in maçları veriliyordu TRT den.Uykumun arasında, “demek boks maçına meraklı kızlar da varmış, İsmet abi isteyen kızları uyandırmak için bizim kata çıkmış olmalı” diye düşünürken, odanın kapısı ve ışığı peş peşe hışımla açıldı. Neye uğradığımı anlamaya, gözümü yanan ışığa alıştırmağa çalışırken “ Arama Var, Kalkın!!! ” sesi ile fırladım yataktan.Odada 3 kadın polis, kapıda 2 jandarma. Yüreğim yerinden fırlayacak gibiydi, ama sakin görünmeğe çalışıyordum.

Dolaplarımızı açtırıp, önce kitap sonra elbise dolabımızı aradılar. Sonra da yukarıdan bavullarımızı indirmemizi istediler. Nedenini anlayamadığım bir şekilde benimkini öylesine usulen açtırıp kapatılırken, Mercan’ın valizlerini didik didik ediyorlardı. Mercan sinirlendiğinde olduğu gibi kıpkırmızı kesilmişti ama bu kez hiçbir şey söyleyemiyordu.
Okul boykottaydı, altı ay sürecek olan boykotun ilk günleriydi. Final zamanı olmasına rağmen boykot nedeni ile finallere girmiyorduk.Çoğu öğrenci memleketlerine gitmişti bile, dört kişilik odada iki kişiydik. Üstelik oda arkadaşımla uzun zamandır soğuk savaş halindeydik,birimize yokmuş gibi davranıyorduk. Akşamları kız yurdunun kapıları 9:00 da kapandığından derslerin yokluğunu da fırsat bilip erkenden yataklarımıza yatıp karşılıklı kitap okuyorduk. İşin komik tarafı okuduğumuz kitaplar, siyasi görüş farklılıklarımız nedeni ile, taban tabana zıttı.
Polisler gider gitmez neler olup bittiğini anlamak için pencereye koştuk, ama tek kelime konuşmuyorduk. En kötüsü de buydu… Oysa böyle zamanlarda insan yaşananları hemen paylaşmak ister. En azından ben öyle isterim. Ama paylaşacak kimse yoktu, yakın arkadaşlarımın hepsi gitmişti. “Ah keşke Seher yada Yasemin olsaydı şimdi” diye düşündüm.
Yakın bir dosta öylesine ihtiyacım vardı ki.
Öylesine yan yana dışarı bakıyorduk. Etraf jandarma ve cemse kaynıyordu. Yurtların bazı pencerelerinde bizim gibi dışarı bakanlar vardı. Ara da sıra da 2-3 kişinin yurtlardan çıkarılıp jandarmaların arasında tepeye karakola götürüldüğünü görüyorduk. Götürülenleri tanımaya çalışıyordum. Bizim kız yurdundan da götürülenler vardı, hem de aralarında hiç ummadığım kızlar da vardı. Etliye, sütlüye karışmayan kendi halinde kızlar. Nedenini çok merak ediyordum, ne buluyorlardı da götürüyorlardı.

Selçuk, tam karşımızdaki yurtta kalıyordu. Odasının penceresini rahatlıkla görebiliyordum.
Merakla onun penceresine bakıyordum. “O ne yaptı acaba? O da odasında yalnızdı. “ diye düşünüyordum. Nihayet pencerenin önünde görüverince çok sevindim. Uzaktan da olsa onu görmek beni rahatlattı, yalnızlık duygumu biraz olsun giderdi.

Olan bitenle ilgilensek de, ikimiz de sıkı militanlar değildik. Boykota destek vermek adına, aslında daha çok birlikte vakit geçirebilmek amacı ile, okulda kalmayı yeğlemiş, evlere gitmeyi sürekli ertelemiştik Gidersek kim bilir ne kadar zaman görüşemeyecektik.Ama ailelerimizin ısrarlarına dayanamayıp istemeyerek de olsa ertesi gün için memlekete dönüş biletlerimizi almıştık.
Bu arada yavaş yavaş diğer odalarla haberleşmeye başladık. Koridordaki tuvaletlerde görüşüp, fısır fısır konuşup odamıza geri dönüyorduk. Götürülme nedenleri ortaktı. Kitap. Hem de ne ilgisiz kitaplar… Siysetle hiç ilgisi olmayan, Neşe’nin Howard Fast’in zenci beyaz kavgasını anlatan “Hürriyet Yolu” adlı kitabından gittiğini öğrendiğimde, kendi okuduğum kitabı düşündüm, uykum gelince yastığımın altına koyduğum kitabımı…
O zaman ben ucuz kurtulmuştum doğrusu. Kitabın yasaklı olup olmadığına falan bakmadan, ismini beğenmediklerini götürüyorlardı anlaşılan.

Ben tam da bunu düşünürken kapı açıldı ve polisler yeniden odaya girdiler. Sanki aklımdan geçenleri duydular. İlginç bir şekilde biraz önce aramadıkları yataklarımızı aramaya başladılar. .”Tamam, bu kez gittim, kurtuluş yok” dedim kendi kendime “keşke kitabı yastığın altından alsaydım, orada bırakmasaydım, ama yeniden gelecekleri hiç aklıma gelmemişti ki”. Ama bence o an bir mucize oldu, benim yatağımı arayan kadın polis, yastığın altında kitabımı bulunca önce kitaba sonra bana şöyle bir bakıp, diğer polislere göstermeden, el çabukluğu ile kitabı nevresimin arasına sakladı. Gördüklerime hala inanamıyorum.

O kadar sevindim ve rahatladım ki anlatamam. Polisler çıkar çıkmaz pencerenin önüne gittim. Yaşadığım bu inanılmaz olayı bir an önce Selçuk’a anlatmalıydım.Selçuk bu kez giyinik olarak pencerenin önünde duruyordu. “Oh” dedim “arama biter bitmez dışarı çıkabilmek, benimle buluşmak için giyinmiş.”. Hemen ben de giyindim.Aramanın tamamen bitmesini, jandarmanın tepeye çekilmesini heyecanla beklemeye başladım. Ortalardaki jandarma sayısı azalmış, cemseler yukarı dönmeye başlamıştı. Artık yavaş yavaş biz de dışarı çıkabilirdik. Bir de baktım Selçuk artık cam da değildi. “Beni almaya geliyor” diye düşünüp, yurdun kapısına gözlerimi diktim. Onu görür görmez aşağı inmek için hazırdım artık.

Sonunda Selçuk yurdun kapısında göründü. Ama o da ne… Jandarmaların arasındaydı.

Başımdan geçen bu olayı tamamen gerçeklere uygun bir şekilde öyküleştirmeye çalışarak yazdım. Aslında anlattım. Olayın devamında da tahmin edeceğiniz gibi çok şeyler yaşandı. Aslında başta onları da sizle paylaşmak anlatmak istedim ama, sonra nerede keseceğimi bilemedim. En etkili bitiriş bu olacak, amaç anı anlatmak değil öykü yazmak diye düşünüp kısa kestim.

TÜLİN GÖRKEM

Ziyaettin Tokyay