OSMANLI NASIL CIHAN IMPARATORLUGU OLDU ?

600 Sene cihana nam salmış büyük OSMANLI  imparatorlgu üzerinde biraz daha deyil cok  düşünmenin ve arastirmanin gerekliliği görülecektir. İnsanların geçmişi ile guru ve onur duymaları güzeldir. Ama gerçek herşeyin üzerinde değerdedir. Osmanlı’nın beylikten istanbul’u fethedene kadar ki dönemi bir devlet için oldukça tutarlı bir dönemdir. Gerçek anlamda bilge adamların başa geçtiği ve devlet idare ettikleri bir dönemdir. Daha sonrasında Fatih denen sultan beyliği imparatorluk yapmıştır. Fatih dünya sahnesinde çok ender görünen kalitede bir devlet adamıdır. 7 dil bilen, -islamın haram kıldığı- resmi kendi tablosunu yaptıracak kadar sanat sever, şiir yazacak kadar duygulu, hem müslümanlığı hem de hristiyanlığı iyi bilen bir dehaydı. Çağının çok ötesinde bir vizyona sahipti. Fatih’ten sonra ki dönem bilimin ayaklar altına alındığı katı şeriat uygulamarının devlet yönetimine hakim olduğu zamanlardı. Yavuz ve Kanuni zamanında toprak genişlemesine rağmen imparatorlukda yönetim gevşemeye başlamıştır. Fuzuli’nin “şikayetnamesi”nden anlaşılacağı gibi Kanuni zamanında durumun resmi tarih kitaplarında yazdığı kadar parlak olmadığının göstergesidir. Osmanlı bir savaş devletidir. Kazanılan savaşlarla devlet büyümüş, savaş kaybetmeye başladığında koskoca imparatorluk yerlerde sürünerek en son diz çökmüştür. Savaşları kazanmasının sebebi Avrupa’nın katı katolik yönetimiyle insanları karanlığa sürükleyen halinin uzun sürmesidir. Avrupa bu sendromu atlattıktan sonra şiddetle aydınlanmış ve o tarihlerden sonra sürekli ilerlemiş ve karşısında Osmanlı sürekli erimiştir. Matbaanın icadıyla başlayan bu süreç aydınlanma sürecinin başlangıcıdır. Bilim ve eleştirel aklın rehber olmadığı hiç bir toplum yeryüzünde başarılı olamamıştır. Osmanlı’nın en iyi zamanında Osmanlı saray çevresi dışında hiç bir yerde bolluk bereket yoktur. Anadolu halkları her daim dinin azla yetinme öğretisiyle “bi lokma bi hırka” yaşamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu gerek ürettikleriyle gerek tarihi mirasıyla kendisinden 1000 yıl önce yaşayan “Roma İmparatorluğu” kadar evrensel kültüre bir şey bırakamamıştır. Kendisinden 2000-3000 yıl kadar önce yaşayan “yunan şehir devletleri” kadar bir şey bırakamıştır. 600 yıl hüküm sürmesinin en büyük sebebi kurulduğu dönem ve sonrasındaki dönemden matbaanın bulunduğu 1500 yıllarına kadar kıta avrupasının ortaçağ karanlığında kalmasıdır.
Ancak osmanlının -gündemde-ki konuyla ilgili yanıyla bağ kurulmaya çalışılan yanı “şeriat” hukukunun diğer insanlara tanıdığı özgürlüğe gelirsek iş tamamen çıkmaza girecektir. Eğer şeriat hukuku üstün devlet yaratmada ve onu sürdürmede anahtar rol oynuyor olsa idi “Araplar” şeriatla ve hukukuyla ilk tanıştıklarına göre dünyaya hep hakim olmalıydılar. Bugünki İran,Suudi Arabistan vs vs demokrasi rejimlerinin imrenerek baktığı hak ve özgürlüklerin anayurdu olurdu. Ama görünüş itibarıyla bunu söylemek oldukça zor. bugünü bir yana bırakıp Osmanlı dönemine gidersek şeriat hukukundan yola çıkıp hak ve özgürlükler konusunda çok iyi şeyler söylemek mümkün değildir. Hele ve hele bugünün demokrasi kavramları ile konuşacak olursak durumun çok vahim olduğunu görürüz. Gayri müslümlere yaşama hakkı tanınmış olmasına rağmen gayri müslüm bir kadın müslüman halkın yaşadığı yerlerde sokağa çarşafsız çıkamamıştır. İçki vs gibi şeyler yüzünden çok kelleler uçurulmuştur. Gayrimüslüm hakları son derece kısıtlıdır. Ateistler ise direk öldürülmüştür. Gayri müslim tebaların devşirme dışında Türkleştirilmemiş olması hak ve özgürlüklerin sınırsız olduğu anlamına gelmemektedir. Tarihi bir ırk ve dinin övgüsü gibi değilde insanlık tarihinin geçirdiği süreçleri inceleyen bir bilim olarak değerlendirdiğimizde farklı yerlere varacağımız aşikardır. Bu yazının yazılmasında ki amaç ne Osmanlı ve eserlerini aşağılamak nede yönetsel hukuk olarak şeriat ve din olgusuna karşı çıkmaktır. ancak dinin bir yaşam tarzına hitabından dolayı demokrasi rejimlerinin sahip olduğu farklı olana azınlıkta olsa yaşama ve kendini ifade etme özgürlüğü vermesi mümkün değildir. Yazının amacı bunu ortaya koymaktır.

Osmanlı Devleti, tam yedi asır önce 27.1.1299 tarihinde kuruldu. Yıl boyunca, bu çok önemli kuruş yıldönümünü devletçe, milletçe görkemli törenlerle anacağız. İlim adamlarınca, Osmanlıyı Osmanlı yapan, altı asırdan fazla ayakta kalmasını sağlayan değerler ortaya atılacak, tartışılacak…

Osmanlılar, çeşit çeşit dillerde; başka başka adet ve ananelere bağlı olan milyonlarca insanı, aralarındaki farkları bıraktırarak, bir inanç veya fikir etrafında toplayıp, muazzam bir imparatorluk kurmuşlar.

Bu muazzam iş nasıl yapıldı, nasıl başarıldı ? Öncelikle bunu iyi bilmek lâzımdır. Çokları bunun kaba kuvvetle yapıldığını zanneder. Halbuki, Osmanlıların bu başarısı yalnızca askeri değildi. Yani kaba kuvvete dayanmıyordu. Askeri yöntem Osmanlıların başvurdukları en son çare idi. Öyleyse, onları mefkurelerine ulaştıran ve uzun ömürlü kılan esas amiller nelerdi? Bu başarıyı kazanmakta nasıl ve hangi metodları kullanmışlardı?

Başarılı olmalarını sağlayan birçok metodları vardı. Bu metodlardan biri, belki de en önemlisi örnek bir hayat sunmalarıdır. Anadolu’da yerli halka, gerek inançları ve töreleri, gerekse daha geniş ifadesi ile kültürleri üzerinde herhangi bir baskı uygulanmamıştır.

Oortaçağda Avrupa’da görülen engizisyonlar ve benzeri uygulamalar, İslam aleminin hiçbir devrinde görülmediği gibi, Osmanlılarda da ne devlet ve ne de diğer ileri gelenlerce veya belli bazı teşkilatlarca bilinen ve uygulanan şeyler değildi.

Aksine tam bir inanç hürriyeti hakimdi. Çünkü, İslamiyetin, “Dinde zorlama yoktur” prensibine Osmanlılar sadık kalıyorlardı. Kimse Müslüman olmaya zorlanmıyordu. Yaptıkları tek şey; yerli halk arasına Müslüman Türklerin getirilerek yerleştirilmesi, kendi inançlarının gereğini en arı ve duru haliyle yaşamak suretiyle onlara bir alternatif sunmaları idi.

Bu şekilde, yerli halk, kendi hayat tarzları ile Müslüman Türklerin hayat tarzlarını görüp, mukayese yapabilme fırsatına sahip kılınmış oluyorlardı.

Bu gaye ile Yıldırım Bayezid, İstanbul’u muhasara ettikten bir müddet sonra Timur Han ile araları açılınca, muhasarayı kaldırmak için Bizans ile anlaşırken koydurduğu anlaşma maddelerinden birisinin gereği olarak İstanbul’un Sirkeci kesiminde, Taraklı, Göynük ve Karadeniz sahillerinden 700 hanelik bir Müslüman-Türk mahallesi kurdurmuştur.

Bu tür faaliyetlerin asıl maksadı İslam ahlâkını gayrı müslimlere tanıtmaktır. Bu tanıtma faaliyetlerine baskı denilemeyeceği gibi, propaganda demek bile güçtür. Çünkü, hiçbir propaganda ve hiçbir reklam gerçeğin yüzde yüz ifadesi değildir. Bu örnek yaşayış ise gerçeği aynen yansıtmaktır.

Sadece Anadolu’nun değil, birçok ülkenin fethinde, İslâmın güzel ahlâkı ile bezenmiş kimselerin büyük rolü olmuştur. Resulullah efendimiz, Hudeybiye anlaşmasını, bütün olumsuz maddelerine rağmen, bir maddesi için kabul etmişti. Bu madde, Müslümanların müşriklerle rahatça görüşebilmelerini sağlamaktaydı. Bu görüşmeler ile birçok müşrik Müslüman olmuştu. Bir şeye inandırmanın en kolay, en sağlam yolu, görerek yaşıyarak örnek olmaktan geçer.

Mesela eskiden Alperen denilen kimseler vardı. Bunların her biri, tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde, dergahlarda yetişmiş kimselerdi. Dinimizin güzel ahlakı ile bezenmişlerdi. Hal ile, söz ile, yaşayış ile örnek kimselerdi. İslamiyeti yaymak için kendilerini adamışlardı. Eshab-ı kiram gibi geri dönmemek üzere çeşitli memleketlere dağılmışlar, oralarda İslamiyeti tanıtmakla ömürlerini tamamlamışlardı. Ta Semerkant’tan, Buhara’dan kalkıp Anadolu’ya, Rum diyarına gelmişlerdi.

Netice olarak, Osmanlı Devleti’nin hızlı bir şekilde gelişip yayılması, gönüllerde taht kurarak üç kıtaya hakim olması, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve güçlü devletlerinden birisi haline gelebilmesi, İslam ahlâkına sımsıkı sarılmalarının neticesidir. İslam ahlâkını güzel metotlarla tatbik etmelerinin neticesidir…

Böyle olmasaydı, bu devletin böylesine güçlenip, adalet ve huzur içinde yaklaşık 6 asır ayakta kalması mümkün olamazdı. Bu hususta Osman Gazinin vasiyeti ibretli bir vesikadır.
Osmanlı’nın küçük bir beylik iken dört kıtaya hükmeden bir imparatorluk haline gelmesinin birçok sebepleri vardır. Her şeyden önce Osmanlılar, muazzam güç ve kudretlerinin yanında çok sade kaldılar. Gösterişe değil mütevazılığa önem verdiler.

Kendilerine tabi bir devlet haline getirdikleri Bizans sarayları yanında, kaldıkları yerler sıradan bir köşk mesabesinde idi. İçerisinde yaşanılan hayat da, güçlerine göre sade ve çok basitti.

Gösterişten, şaşaadan uzak kaldıkları gibi, yerli halka, biz üstünüz, istediğimizi yaparız gibi tahakkümde bulunmadılar. Onlara çok hoşgörülü davrandılar. Osmanlıları hedeflerine ulaştıran yöntemlerden birisi de zaten budur.

Onlar fetih bölgelerinde yerli halka karşı öylesine hoşgörülü davranıyorlardı ki, yerli halk bu davranışları kendi yöneticilerinin yönetim tarzları ile mukayese ettiklerinde arada muazzam bir fark olduğunu görüyordu.

Bu fark da onların gönüllerinin İslâma ve dolayısıyla Osmanlılara ısınmasına sebep oluyordu. Bunu yabancılar bile dile getirmektedir. Mesela, yabancı bir tarihçi Gibbons bu hususta şunları yazmaktadır:

“Osman Gazi, dininde o kadar saf ve temiz idi ki, sanki, büyük adaşı halife Osman’ın ve daha evvelki halifelerin ikinci nüshası idi. Dini gayreti ile heyecanlı olmak ve dini, hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak manasına alınırsa; Osman Gazi mutaassıptı yani dinden taviz vermezdi. Fakat, ne kendisinin ve ne de doğrudan doğruya kendisinden sonra gelenlerin müsamahakârlığına kimse birşey diyemez.
alperen okuyan bilir alinti

Ziyaettin Tokyay