Osmanli’nin Hint Okyanusu hakimiyeti -1

Osmanlı’nın Hint Okyanusu hâkimiyeti
Osmanlı Devleti, Hint Okyanusu’nda Katolik Portekizlilere karşı verdiği mücadele ile küresel bir güç olduğunu ortaya koymuştur Dr. Mehmet Özay
Bu makalede 16. yüzyılın ilk yarısındaki Osmanlı-Portekiz ilişkileri ele alınmıştır. Osmanlı Devleti’nin, 1517 yılında Memlüklü Sultanlığı’na son verip sınırlarını Hint Okyanusu kıyılarına kadar genişletmesinden önce başlayan Hint Okyanusu mücadelesinin, yüzyılın ilk yarısı boyunca giderek artan bir şekilde devam eden boyutu üzerinde durulmuştur. Bu süreçte Osmanlı’nın, doğu-batı arasındaki ticari faaliyeti yüzyıllarca barış içerisinde sürdüren Hint ve Uzakdoğu coğrafyasındaki Müslüman sultanlıkların siyasi ve ekonomik varlıklarının bir garantisi olarak ortaya çıktığı görülür. Bu bağlamda Osmanlı Devleti, Hint Okyanusu’nda Katolik Portekizlilere karşı verdiği mücadele ile küresel bir güç olduğunu ortaya koymuştur.
Osmanlı Devleti’nin üç kıtada varlık iddiasını sürdürdüğü bir yüzyıl olan 16. yüzyıl, sadece Osmanlı tarihi açısından değil, dünya tarihini değiştirecek gelişmelere sahne oldu. Modern anlamda, küresel siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin değişim sürecinin başlangıcı kabul edilen keşifler çağının 16. yüzyıl başlarından itibaren Hint Okyanusu’ndaki safhası Osmanlı Devleti ile doğrudan ilişkilidir.
Bartholomew Dias’ın 1487 yılında Ümit Burnu’nu dolaşmasının ardından, Vasco de Gama’nın 1497 yılında Hindistan’ın Kalküta limanına ulaşması ile Portekiz’in deniz imparatorluğu kurma düşüncesi hayata geçirilmeye başladı. Doğu denizlerinin keşifleri amacıyla çıkılan bu deniz yolculukları ile, hammadde zengini doğu ülkelerinin zenginliklerine birinci elden sahip olma gibi ekonomik; Portekiz’in bir Deniz İmparatorluğu’na yükseltilmesi gibi siyasi; Portekiz Kralı denizci Henri’nin (1394-1460) Katolik dünyasının lideri Papa V. Nikolas’dan aldığı doğu halklarını Hıristiyanlaştırma misyonunda ortaya çıktığı üzere, Katolik dünyasının doğudaki temsilcisi olma bağlamında da dini bir içerik taşıdığı görülür. Portekiz’in doğu denizlerinde hakimiyet kurma plânı, Osmanlı Devleti’nin Avrupa sınırlarının neredeyse yarısına yakın bir bölümünü ele geçirdiği bir döneme tekabül eder. Alternatif arayışlarının bir ürünü olarak değerlendirilebilecek olan doğu denizleri keşifleri, aynı zamanda, genelde İslam dünyası, özelde ise Osmanlı Devleti ile hesaplaşmanın bir başka safhasını oluşturması bağlamında önemlidir.
1. Giriş
Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu politikasından söz edildiğinde akla ilk etapta Kızıldeniz, Umman Denizi, Basra ve Aden Körfezleri gelirken, Batı Hindistan kıyıları ve Sumatra’ya kadar uzanan boyutunu da unutmamak gerekir. Osmanlı Devleti’nin, Hint Okyanusu’ndaki gelişmelere verdiği tepkinin önemini, kurduğu Süveyş ve Hint donanmalarında ve bu donanmaların başına atanan önemli komutanların yanı sıra, söz konusu komutanların, amirale değil, doğrudan doğruya Divan-ı Humayun’a bağlı olmasında görmek mümkündür.0 Bu durum, gerek Osmanlı’nın yukarıda zikredilen coğrafyalardaki devletlerle siyasi ve askeri anlamda doğrudan ilişkiler kurduğunu ortaya koymaktadır.
Osmanlı’nın Hint politikasının şekillenmesinde -nedenlerine aşağıda ayrıntılı bir şekilde denileceği üzere-, sömürgeci batının öncü gücü Portekiz’in 15. yüzyılın son yıllarından itibaren, 16. yüzyıl başlarında giderek gücünü artırmak suretiyle, önce Afrika kıyılarını, ardından Hürmüz Boğazı’nı tutmaya başlamasının etkisi büyüktür. Portekiz güçlerinin Kızıldeniz’i ve dolayısıyla kutsal toprakları tehdit etmesi, Hint Okyanusu civarındaki İslam beldelerindeki Müslümanların hac farizasını yerine getirmesine engel olması, Uzakdoğu-Hint ve Ortadoğu arasında yüzyıllarca devam eden ve Müslüman tüccarların hâkimiyetindeki ticari faaliyetlere2 set çekmesinin temel nedenler olduğu görülür. Dönemin iki önemli gücü Osmanlı-Portekiz arasında Akdeniz’de başlayan mücadele, 16. yüzyıl başlarından itibaren Hint Okyanusu’na taşındı.0 Bu bağlamda Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki gelişmelere tepkisini salt askeri anlamda değil, siyasi, dini, ekonomik bağlamlarıyla da ele almak gerekir.
16. yüzyıl ilk yarısında, Osmanlı Devleti ve Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki karşılaşması, Avrupa’da sürdürülen İslam ile Hıristiyanlık mücadelesinin, Hint Okyanusu’na yayılması ile küresel bir boyut kazandığını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir. Keşifler çağının bir açılımı olarak 1497-98 yılında, dört gemiden oluşan Portekiz filosu Hindistan’a girdi, ardından 1503 yılından itibaren Hindistan kıyılarına yerleşmeye başladı. Böylece, yüzyıllar boyunca Müslüman denizcilerin hâkimiyetindeki ticaret yoluna nüfuz edilmesiyle, Hint Okyanusu’nda Avrupa dönemi ve Portekiz deniz imparatorluğu başlamış oldu.4 Katolik dünyasının ruhani lideri Papa, 1494 yılında imzalanan Trodesilhas Anlaşması ile Avrupa’nın batısındaki denizleri İspanya’ya, doğusundaki denizleri de Portekizlilere vermesiyle, bu iki denizci ulusun denizlerdeki keşiflerine dini bir boyut kattı.0 Avrupalı sömürgeci güçlerin doğuyu keşifleriyle birlikte, 16. yüzyıl başlarından itibaren Hint Okyanusu civarındaki stratejik liman şehirlerine yerleşmeye başladılar. Böylece, doğulu halkların barışçıl temele dayalı doğu-batı ticari ve kültürel ilişkileri sömürgeci güçlerin pragmatist eğilimleri sonucu dönüşüm sürecine girdi. Avrupalıların saldırgan ve ayrımcılığa dayalı tutumları, doğu toplumlarının harmoniye dayalı iç toplumsal yapıları kadar, toplumlar arası ilişkilerinde de değişime yol açtı.6
Ortadoğu ve Hindistan’daki Müslüman sultanlıklar Portekizlilerin, Basra Körfezi girişinde stratejik öneme sahip Hürmüz’ü 1509 yılı gibi erken bir dönemde ele geçirmesinin,0 bölgenin siyasi ve ekonomik yapısını değiştirmeye yönelik olduğunu algılamakta gecikmediler. Hint Okyanusu’na kıyısı olan devletlerin Portekiz deniz gücüne karşı koyacak askeri yapılanmaya sahip olmamaları, dönemin en güçlü İslam devleti olan Osmanlı’dan yardım istemelerini zorunlu kıldı.0 Osmanlı Devleti’nin, izlediği genel siyasetin bir gereği olarak, bölge ülkelerinden gelen ittifak ve yardım taleplerine kulak tıkaması beklenemezdi. Osmanlı, gerek Avrupa’daki Katolik-Protestan çatışmasında, gerekse de İslam dünyasına yönelik Haçlı ittifakları nedeniyle Avrupa siyaseti ile içli dışlıydı.*
Bu gelişmeler ışığında Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyıl Hint politikasını şu dört evrede ele almak gerekir:
Yıldırım Beyazıd döneminden itibaren Memlüklü Devleti’nin Süveyş donanmasını kurmasına ve sürdürülmesine yaptığı katkı;
Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sonucu Süveyş donanmasını yenileyerek, Osmanlı’nın ilerki dönemde gerçekleştireceği Hint seferleri için alt yapı oluşturması;
Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Batı’da gerek kara Avrupası gerekse Akdeniz’de, doğu’da ise İran seferlerinin yanı sıra, Hint Okyanusu’yla doğrudan ilgilenmesi;
2. Selim döneminde, Açe Darusselam Sultanlığı ile kurulan diplomatik ve askeri ilişkiler.
Bununla birlikte, bir Avrupa-Hıristiyan öncü gücü olarak Portekiz’e karşı küresel çapta gösterilen tepkinin, İslam dünyasında, biri batıda diğeri doğuda olmak üzere, dönemin iki önemli gücü olarak beliren Osmanlı Devleti ve Açe Darussalam Sultanlığı tarafından verildiği görülür.10 Bu iki devlet arasındaki coğrafi uzaklığı ortadan kaldıran ve irtibatı sağlayan ise Gücerat Sultanlığı oldu. Hindistan’nın kuzeyindeki Timuroğulları’ndan sonraki en güçlü İslam devleti olan Gücerat Sultanlığı’nda deniz gücünün başında bulunan Osmanlı amiralleri, Osmanlı Devleti’nin Hindistan’daki ileri karakolu görevi görüyordu.0
MAKALENİN DEVAMI…

Ziyaettin Tokyay