Osmanlinin Son Donemindeki Gucu Bile Bazilarini Korkutuyordu

Malay Adaları ve Osmanlı Devleti İle İlişkileri ( 1 )
Osmanlı Devleti’nin son dönemi ile ilgili ele alacağım yazılar ağırlıklı olarak Sultan II. Abdulhamid dönemini kapsayacaktır. Bu dönem, bazı istisnaları dışında, devletin hala dünya sahnesinde söz sahibi olduğu, önemli devletlerden biri olarak yerini aldığını gördüğümüz dönemdir. Sultan II. Abdulhamid tahttan indirilmesinden sonra başlayan savaşlar, İmparatorluğun sonunu getirmiş, dünya siyasetinde ve tarihinde önemli bir yeri olan Osmanlı Devleti yıkılmıştır.
Özellikle Sultan II. Abdulhamid döneminde düşmanlarının çokluğuna rağmen İmparatorluğun gücü, nüfuzu ve yapabildikleri hakkında yapılan araştırmalar, sadece bizim tarihimiz açısından değil, tüm Müslüman dünya için de önemli bilgilerin ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Sultan II. Abdulhamid döneminde bile üç kıtada da en etkili güçlerin başında hala Osmanlı Devleti olduğunu görmek, bizi şaşırtıyor doğrusu.
Osmanlı Devleti’nin baş düşmanlarının kendisine “Hasta Adam “ demeleri gerçekte psikolojik bir saldırı olarak görmemize neden olmaktadır. Karşı tarafın hamle yapmasına yönelik bir çıkıştır bu kavram. Bunu ileri süren devletler Osmanlı Devleti’nden önce tarih sahnesinden ayrıldılar. Osmanlı Devleti Avrupa Kıtasında bugünkü Bulgaristan, Manastır, Selanik, Kosova, İşkodra, Yanya, Bosna Hersek, Rumeli-i Şarki, Arnavutluk, Girit, Kıbrıs ve Ege’de önemli adalar gibi yerleri hala elinde tutuyordu.
Anadolu vilayetlerinin tamamı, Arap yarımadasının tamamına yakını, Afrika kıtasında Mısır Hidivliği, Bingazi Sancağı, Trablusgarp Vilayeti, Tunus Eyaleti hala elindeydi.
Bunlar bilinen yerlerdir. Bir de bilinmeyen nüfuz bölgeleri gelir ki, bunların başında şüphesiz Afrika gelir. Sömürgeci güçlerin attıkları her adımda Osmanlı Devletini ve hilafetin gücünü hesaba katmadan hareket etmeleri düşünülemezdi. Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına kadar Osmanlı’nın Afrika’da çok etkili olduğunu görüyoruz. Doğu Afrika’da Habeşistan’ın sömürgeci güçlere karşı uzun süre mukavemet etmesi, Osmanlı’nın etkili siyaseti ve sürekli yardımıyla mümkün olmuştur. Cezayir ve Fas’ta da Müslümanlar yalnız bırakmamış, askeri yardımlar yapılmıştır.
Özellikle Sultan II. Abdulhamid Halife sıfatını da kullanarak İmparatorluğun dışındaki bütün Müslüman devletlerle veya topluluklarla irtibata geçmiş, onlara ihtiyaçlarına ve önceliklerine göre yardım etmeyi ihmal etmemiştir. Daha yaygın olarak bilinen, Hindistan Müslümanlarıyla irtibata geçtiği şeklindedir. Oysa Orta Asya Müslümanları, Çin Müslümanları, Rusya Müslümanları ( Tataristan’dan Sibirya’ya kadar ) hatta Filipinler, Malezya, Endonezya ve Singapur Müslümanları ile irtibata girmiş, önemli desteklerde bulunmuş, bunlardan himaye isteyen küçük emirlikleri himaye ettiğini bugün hem arşiv belgelerinden hem de zamanın gazete ve mecmualarından öğreniyoruz.
Peki Osmanlı Devleti yeryüzünde Müslümanların yaşadığı her bölge ile ilgilendiğini söyleyebilir miyiz. Kanaatimce bunu söyleyebiliriz.
Bugün çevremizde ve İslam coğrafyasında batılı güçler ve onların tuttuğu paravan güçler eliyle yaşadığımız bu bitmeyen, ahlak ve insanlık tanımayan bu talan ve işgallerin uzun bir geçmişi olduğunu bilmekte fayda var. Bu geçmişi iyi bilip ona göre değerlendirme yapmak, Müslümanların uyanmasını, birbirleriyle kenetlenmesini sağlayacaktır.

Sömürge güçlerinin İslam coğrafyasına ve insanlık tarihine verdiği tahribatın dini, insani, kültürel, maddi ve ekolojik boyutunu incelemek, öncelikle böyle bir tahribatın varlığından haberdar olmakla mümkündür. Bugün İslam coğrafyasında yaygın olan fakirliğin ve geri kalmışlığın ana sebeplerinden biri de budur.
Bu çılgın ve umursamaz sömürünün çok daha yoğun ve yaygın hale gelmesinin önündeki en büyük engelin Osmanlı Devleti olduğunu bugün eskiye göre daha iyi biliyoruz. Osmanlı Devleti’nin özellikle Afrika’da uzun bir dönem Afrika’nın tamamının sömürülmesini engellediğini, bu durumun Uzakdoğu için de geçerli olduğunu arşiv belgelerinden öğrenmekteyiz. Sömürgeci güçlerin Uzakdoğu’ya saldırısı Osmanlı Devleti tarafından zaman zaman durdurulmuş, zaman zaman yavaşlatılmıştır. Bunlar girdikleri ülkelerin güç merkezlerini sistemli bir şekilde ortadan kaldırdıktan sonra, toplumu bir araya getiren bütün değer sistemlerini de ortadan kaldırmaya çalışmış veya zayıflatmıştır. Artık kendilerine karşı bir güç kalmadığına göre, ülkenin var olan kültürel zenginlikleri dahil olmak üzere yer altı madenlerini çıkarmak ve topraklarını işletmekle işe başlamışlardır. Bunu yaparken yerli halkı yarı aç, yarı tok, bu işlerde çalıştırarak, coğrafyanın insan gücünü de bu amaçla kullandıklarını görüyoruz.

Biz yazılarımızda Müslümanları köleleştiren veya yarı köle haline getiren, servetlerine el koyan, asırlık kurumlarını yerle bir eden kısacası onları fakirleştiren ve her açıdan gerileten bu geçmiş zaman hırsızlarını daha yakından tanıma imkanına da sahip olacağız. Böylece bugün ve yakın zamanda İslam coğrafyasında yapılan saldırı ve talanların aslında atalarından kalma bir meslek olduğunu görme imkanına sahip olacağız. Ayrıca, Müslümanlar güçlü olmadıkları zaman bunun sürekli tekrarlanacağını, tarihi örnekleri çok eskilere kadar uzanan bu olayları ibret için iyi bilmek gerekir. Bunun önünde durmanın yolu Müslümanların birliğinden geçtiğini anlamak lazım.
Malay Adaları
Günümüzde Malay Adalarının geçmişi pek bilinmemektedir. Malay Adalarının ihtişamlı geçmişinin bilinmemesinin önemli nedeni, bu bölgede kurulan Müslüman sultanlıkların ve emirliklerin tarihinin bugün okutulan İslam Tarihi kitaplarında ele alınmamış olmasından kaynaklanıyor. Elimizde bulunan önemli tarih kitapları nedense bu bölgede kurulan devletlerden bahsetmesi şöyle dursun, Müslümanların varlığından bile bahsetmez. Oysa Mesudi gibi bazı klasit tarihçiler bu bölgeden bahsetmişlerdi.
Yazımıza bu adalara İslam’ın nasıl yayıldığını ve kurumsallaştığını ele aldıktan sonra sömürgeci güçlerin giriş tarihi ve faaliyetleri ile ilgili kısa bir bilgi vereceğiz. Müslümanların sömürge güçleri karşısında sergiledikleri mücadeleyi ele aldıktan sonra, Osmanlı Devleti ile ilişkileri ve yardım talepleri üzerinde duracağız. Osmanlı Devleti’nin sömürgeci güçleri karşısındaki mücadelesi ve Müslümanlara yardımı ile ilgili bilgi ve Osmanlı Arşivi’nden belgelere yer vereceğiz. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin Uzakdoğu’da faaliyetleri ile kurdukları dernekleri konu edineceğiz.
Bu yazımıza konu olan Malay adalarını, Osmanlı’nın pek bilinmeyen buradaki nüfuzunu gözler önüne serecek bilgi ve belgelerini kullanacağız.

Bugünkü Malezya, Endonezya, Singapur, Papua Yeni Gine, Tayland ( kısmen Filipinler ), Brunei ve Kamboçya’ya kadar uzanan bölgeleri kapsayan bu coğrafya “ batıda Sumatra’dan doğuda Spiece Adalarına,güneyde Cava adasından kuzeyde Hindiçini yarımadasındaki Kamboçya düzlüklerine kadar uzanan bir alana Malay dünyası veya Nusantara da denilen adalar dünyası denir (Taib Osman Mohd , Malay Dünyasında İslam Medeniyeti, İrcicaYay. , İst. 2000, s. XXV ).”

İslam’ın Malay Adalarına Yayılma Tarihi

“Bu bölgeye İslam’ın kesin olarak ne zaman geldiği hakkında net bir bilgi olmasa da XI. Yüzyılda yayılmaya başladığı bulunan bazı mezar taşları ve arkeolojik bulgularla ispatlanmıştır. İslam, bu bölgeye daha çok iki sınıf vasıtasıyla yayılmıştır: Birincisi, Alimler ikincisi ise takva sahibi tüccarlar vasıtasıyla. Bugünkü Endonezya takımadalarında İslam’ın varlığından bahseden en eski bilgiyi bir Çin kaynağından öğrenmekteyiz. Buna göre 674-675 yıllarında Doğu Sumatra’da bir Arap Şeyhinin yönettiği bir yerleşim merkezinden bahseden kaynaktır ( TDV İsl. Ans. c.11, s.194 ). Mesudi’nin anlattığına göre Çin’in Khanfu ( Canton )’da oturan ve çoğunluğu Arap ve İran asıllı Müslümanlardan oluşan 120000 veya 200000 kişilik bir tüccar ve zanaatkar grubunun Tang Hanedanı döneminde (878-889) meydana gelen bir köylü isyanında öldürüldüğünü ve katliamdan kaçan birçok Müslüman’ın Malaya yarımadasının batı sahilindeki Kalah ( Kedah, bugünkü Malezya’da ) şehrine sığındığını haber vermektedir. Muhtemelen bu olaydan sonra adalar dünyasına İslamiyet daha hızlı ve geniş bir şekilde yayıldı. Malay adalarının çokluğu ve halkının daha yumuşak oluşu bunda etki etmiştir. Bugünkü Endonezya’nın başkentinin de bulunduğu Cava adasında bulunan ve Fatıma binti Meymun ismi geçen bir mezar taşında İslamiyet’in erken tarihlerde Cava’da yayıldığını göstermektedir.

Endonezyalı Alim Hamka ( Histori of İslam, Cambridge ) İslam dinini yaymaları için çok sayıda Arap Aliminin bu bölgeye gönderildiğinden bahseder. Bunlardan Ciddeli Seyyid Abdulaziz, Açe’yi ziyaret eden Mekkeli Şeyh Abdülarif, Passai’yi ziyaret eden Şerif Hidayetullah, Tidore Hükümdarının Müslüman olmasına vesile olan Arabistanlı Şeyh Mansur, isimleri tespit edilen erken dönem tebliğcilerinin en meşhurlarıdır. Bu adalara Arap yarımadasının yanı sıra Hindistan ve Çin’den gelen tüccarların da İslam’ı yaydıkları bilinmektedir.

Müslümanların dünya üzerinde yoğun olarak yaşadıkları ve büyük bir medeniyet kurdukları bölgeler olarak daha çok Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Asya’nın bir kısmı öne geçer. Oysa Uzakdoğu’da Malay adalarının tarih içinde İslam Medeniyetine katkıları, kurdukları kurumlarıyla hiç de aşağı değildir.

Malay adalarının en büyük Sultanlık merkezler Pasai – Samudra, Malaka, Açe, Bruney, Patani, Makassar, Bantam, Cerebon olarak bilinir. Büyük ilim merkezleri ise Medrese, Pesantren, Balai ( Pondok ) önde gelenleridir. Müslümanların bu adalarda kurdukları devletler hem maddi hem de kültürel bir zenginliğe sahipti. Bu bölgede çok sayıda köklü ve büyük devlet kurdular. Devletlerin gelirleri ağırlıklı olarak ticarete dayanırdı. “ Sözgelimi 15. yüzyılda Malaka Sultanlığı o dönemde dünyanın en büyük ticaret merkezi olarak bilinir. Dev bir ticaret ağı adaları takımadalara ve dış dünyaya bağladı. Bu ağ batıda Hindistan, İran, Arabistan, Suriye, Doğu Afrika; doğuda Çin’e ve Japonya’ya kadar uzanıyordu. (Taib Osman Mohd , a.g.e. s.396 ) “ Ticaret eşyaları olarak baharat, pirinç, deniz mahsulleri ve tekstildi. Sömürgecilerin gelmesinden önce Müslümanlar güçlü ilim merkezleri kurarak İslam’ın kökleşmesinin sağladılar. Müslümanlar arasında güçlü bir dayanışma vardı. Hemen her yerde medrese ve camiler vardı. Bu külliyelerin en büyüğü sultanın sarayının yanındı olurdu. Bölgedeki büyük krallar genellikle hacca gitmeden kendilerine Sultan denmeyeceğini bildikleri için kralların hacca gitmesi Müslümanlar arasında kendilerine daha fazla saygı gösterilmesini ve meşruiyetlerini pekiştirmelerini sağlardı.

Sömürgecilerin Bölgeye Gelişi

1497’de Vatikan’ın, Avrupa dışındaki dünyayı İspanya ve Portekiz krallıkları arasında bölüştürme kararından sonra Ortadoğu ve Afrika kıtasındaki Osmanlı gücüne karşı koyamayan bu iki sömürgeci güç, gözlerini Uzakdoğu’ya dikmek zorunda kaldı. Önce Hint kıyılarını işgal ve talana girdiler. Daha sonra Malay adalarına saldırmaya başladılar. Bu iki ülkeyi Hollanda, İngiltere ve Fransa takip etti.

Başlangıçta ağırlıklı olarak ticaret kisvesi altına girseler de kısa zamanda yerel Sultanları kontrol altına almak için şiddetli güç kullanmaya başladılar. Bu nedenle yerel sultanlarla sömürgeci güçler arasında uzun ve kanlı bir mücadele başladı. Bu mücadele sonunda Malay sultanlarının dış siyaseti tamamen sömürgecilerin eline geçti.

Bu da sultanlıkları en az üç yönden etkiledi: “ Birincisi, sultanların kendi dış siyaset yönetimindeki otoritelerini ortadan kaldırdı. İkincisi, diğer devlet ve güçlerle ilişkilerdeki öncelik sırasını değiştirdi ve bu değişme Hindistan, Çin, Arabistan ve bölgedeki öbür denizci Müslüman devletlerle olan ilişkiden sömürgeci güçlerin kendi aralarındaki bir ilişkiye doğru kaydı. Üçüncüsü, Malay sultanlarının Ortadoğu, Körfez devletleri ve Osmanlı gibi başka Müslüman devlet ve merkezlerle ve kendi bölgesindeki Müslüman devletlerle geliştirdiği uzun ve köklü dostluk ağını da zayıflattı” (Taib Osman Mohd , a.g.e. s.39 ).
Sömürgecilerin bu siyaseti Avrupa’yı zenginleştirirken, İslam dünyasını fakirleştirmeye başladı.
Önümüzdeki yazıda Sömürgecilerle Müslümanların mücadeleleri üzerinde duracağız.

(Bu makale Özgün Duruş Gazetesi’nde yayınlanmıştır)

Timeturkden alinmisdir

Ziyaettin Tokyay