Osmanli Tokadini Aratmadi

Sami SELCUGUN Yazisi Osmanli tokadini aratmadi

Her suç işleyen, cezalandırılmazKuşkulular, dağdan indiler. Anlatımları alındı, sorguları yapıldı.
Kimisini sadece savcılar dinlediler. Kimisini de hem savcılar, hem yargıçlar. Hiçbiri tutuklanmayınca yorumlar başladı.
Kimileri, “bu bir af uygulaması” dedi.


Kimileri, aklanma kararı verildiğini söyledi.
Kimileri, daha ileri gitti, hukukçuluğundan utandığını söyledi. “Ben pişman olduğum için gelmedim” diyen kişi nasıl olur da ‘etkin pişmanlık’ kurumundan yararlanabilir?” diye sordu.
“Yargı, bağımsız değildi. Yürütmenin etkisi altındaydı ya da can kaygısındaydı” dendi.
“Göstermelik bir dinlemeyle ya da sorguyla terör örgütü mensupları bırakıldılar” dendi.
İşin en ilginç yanı, bunları kimi hukukçuların da söylemesiydi.
Gülünecek, ağlanacak olan ise dosyayı bilmeden, yasaya bakmadan ayaküstü hüküm kurulması, yargının sorgulanmasıydı.
Dosyayı elbette bilmiyoruz.
Ama Türk Ceza ve Ceza Yargılama yasalarının maddelerini biliyoruz.
Savcılar ve yargıçlar bu maddelere göre işlem yaparlar.
Dosyadaki kanıtları değerlendirirler, maddelerdeki koşulları incelerler, sonuçlar çıkarırlar, kararlar verirler.
Hepsi bu.
Evet, hukuk kavramı olarak suç, yasal tanıma uygun, hukuka aykırı, kusurlu ve bir değeri çiğneyen insan eylemidir.
Ancak bütün bu nitelikleri taşıyan her eylemi, her insanı cezalandırmaz hukuk.
Öyle durumlar, koşullar vardır ki, eylemin etkin öznesi, yasada tanımlanan suç tipini çiğnemiştir. Eylem, hukuka aykırıdır, kusurludur. Hatta ahlaka da ters düşmüştür. Toplum, o eylemi onamamış; kınamıştır da.
Ama yasa koyucu, suç politikası gereğince eylemin cezalandırılmasını istememiştir.
Bu durumların ya da koşulların kimisi “üstsoy ilişkisi” gibi kişiseldir, kimisi de “etkin pişmanlık” gibi eylemsel.
İlkin kişisel olanlara değinelim.
Suçun etkin öznesi, sözgelimi, milletvekilidir. TBMM’de konuşurken suç işlemiştir. Cezalandırılamaz. Çünkü “parlamenter sorumsuzluğu” vardır. Milletin vekili milletin sesini korkusuzca, özgürce duyursun diye.
Hırsız, çaldığı para ile yakalanmıştır. Ama parayı babasının cüzdanından almıştır. Yasa ailesel değerlere öncelik tanımış, saygı göstermiştir.
Kimileyin de hukuk, insan doğasının zorlayıcı yasalarına boyun eğmiştir. Sözgelimi, kişi yalan tanıklık yapmıştır. Ama oğlunun suçlandığı bir davada.
Ya da suç kanıtlarını yok etmiştir. Ama kendi işlediği bir suçla ilgili olarak.
Yahut da tutuklanan suçluyu kaçırmıştır. Ama kaçırdığı kardeşidir.
Kimi zaman da yasa “hakkaniyet” ölçütüyle yasanın katılığını yumuşatmıştır. Sözgelimi, kişi arabasıyla istemeyerek birine çarpmış, ağır derecede yaralamıştır. Ama cezalandırılması kendisi ve/ya ailesi açısından ağır sonuçlar doğuracak, gereksiz mağduriyetlere yol açacaktır.
Bütün bu durumlarda yargıçlar, suçu bütün öğeleriyle saptadıktan sonra, “ceza verilmesine yer olmadığı kararı” verirler.
Ne aklanma kararı verirler ne de cezalandırma.
Hukuk bunlara “cezalandırmayı engelleyen kişisel nedenler” der.
Ancak böyle bir durum, sadece bu nitelikleri taşıyan suç özneleriyle ilgili ve sınırlıdır. Suç ortakları bu durumlardan yararlanamazlar.
Kendisinde böyle bir nitelik olduğu halde suçun etkin öznesi (fail) bunu bilmeyebilir. Bu konuda yanılabilir de. Hatta sonradan öğrendiğinde, “Ben suç işledim. Vicdan azabı duyuyorum. Beni cezalandırın” da diyebilir.
Hiçbir önemi yoktur bunların.
Çünkü bu nedenler, nesnel niteliktedir. Varsa kesinlikle uygulanacaktır.
Suç hukuku, kamu hukukudur; kişisel pazarlıklara konu yapılamaz; buna katlanamaz.
Milletvekili olarak TBMM’de konuşan, babasının parasını çalan, oğlu için yalan tanıklıkta bulunan, kendi işlediği suçun kanıtlarının yok eden, suç işleyen kardeşini kaçıran, gereksiz yere mağdur olacak taksirli kişi cezalandırılmayacaktır.
Halk bu davranışları onamayabilir, hatta kınayabilir. Ama hukuk cezalandırmaz.
Yeri gelmişken belirtelim.
Yeni Türk Ceza Yasasının yargıçları en çok rahatlatan hükümlerinden biri 23. maddesinin son fıkrasıdır: “Taksirli davranış sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez, bilinçli taksir halinde ceza yarıdan altıda birine kadar indirilebilir.”
Madde, Alman Ceza Yasasından özürlü bir Türkçeyle alınmış.
Okuyunca insanın metni dişleri arasına alıp parça parça edeceği geliyor.
Ama özü doğru.
Bağda bahçede yaşayan çok çocuklu yoksul anneler, çoğun yapayalnızdırlar, kırsal bölgelerde. İlgisizlikten salıncakta, gölette boğulur; uçurumlara düşer, ocakta yanar bu çocukların kimisi.
Keşfe gitmiştim. Odadaki pencerenin camları yoktu. Zemherinin soğuğunda çocuğu üşüyünce zorda kalmış, ormandan yakacak çalı çırpı toplamaya gitmişti anne. Döndüğünde eteği tutuşan çocuğunun yanıp kaskatı bir kömüre döndüğünü görmüştü zavallı kadın. Perişandı.
Arabasıyla arka arkaya giderken oğlunu çiğneyen bir babayı düşününüz. Ömür boyu çekeceği bir acının yükünü taşır, o.
Bir de devlet cezalandırırsa ne yapar o anne, o baba? Bu yükten onları kurtarabilir mi verilen ceza?
Çocuğu ölmüş ya da sakat kalmış acılı bir anneyi, babayı cezalandırmak kolay mı? Savcısınız, yargıçsınız. Onları böylesine yalnız, çaresiz bırakan düzene başkaldırırsınız. Katı yasanın pençesinden onları nasıl kurtaracağınızı düşünür, sözüm ona hukuka uygun çareler ararsınız. Kimileyin kendinizi kandırırsınız, kimileyin de hukuku dolanmaya çabalarsınız.
Herkes bilir bunu. Kimi zaman da sözde bilirkişi dinleyerek kararlarına yapay dayanaklar ararlar, yargıçlar. Bulamadıklarında bağırlarına taş basarak mahkûm eder, cezalandırırlar, anneleri, babaları.
Herkesin kolayca kestirebileceği gibi böyle bir hükümlülük kararı, doğanın cezasına eklenen bir karabasandır. Sadece anneleri, babaları, kardeşleri, büyük anneleri, büyük babaları, kısaca aileleri yıkmakla kalmaz; yargıcın, savcının vicdanını da günlerce kırbaçlar durur.
Peki, bu durumdaki insanları cezalandırmakta toplumsal bir yarar var mıdır?
Kuşkusuz yoktur.
Var denirse, ceza, adil olmaktan çıkar, tam bir zorbalık olur.
İşte bu madde hem anneleri, babaları, hem savcıları, yargıçları kurtardı, hem de adaleti.
Ama “bilinçli/öngörülü taksir”de bu denli cömert davranmadı,
yasa koyucu.
Yanlış yaptı. Cezalandırmayı yargıcın takdirine bırakabilirdi.
Çünkü ne denli ağır olursa olsun bilinçli/öngörülü taksir, hiçbir zaman kastın en hafif türüne dahi dönüşemez; sadece taksir olarak kalır.
Hukukun eylemsel koşullarla ilgili söyledikleri ise gelecek yazıda.

Kaynak timeturk                    Star

Ziyaettin Tokyay